Yaşanacak başka korku kalmayınca mı, yaşanacak en güzel anı yaşadığını düşündüğünde mi, ihanete uğradığında mı, yoksa artık yaşamın hızla akıp gittiğini fark ettiğinde mi büyür insan? Bir an önce gelmesini istediğimiz mevsimler yaklaşınca korkarız büyümekten eski günlere sıcacık bir dost gibi sarılmak isteriz.
Umuttur çocukluk; beklemek, hem de hiç usanmadan beklemek, bir gün mutlaka alınacak karne hediyesi kırmızı bisikleti…Karşılaşmaların mevsimidir çocukluk, buluşmaların değil; elinde dirseklerine doğru akan kocaman bir külah dondurmayla pamuk şekercinin önünde, aşağı mahalledeki arkadaşını görmektir.
“Cıvıl cıvıl çocukluk günlerimin taçsız kralı (ya da henüz kral olmamış bir prens mi? demeliyim.) İki küçük kalbin el ele tutuşup da nasıl devlere yaraşır büyüklükte sevgiler yaratabileceğini senden öğrendim. Saklambaç oynarken elimle koymuş gibi biricik aşkımın yüreğini bulup sobelemeyi, körebelerde sevgimizin yol göstereceğinden emin olarak körebe olmayı senden öğrendim. Seksek oynarken çizgilere basmak pahasına senin gözlerine baktığım anlar. Kardan adam yaparken erittiğimiz buzlar…Kovalamacılık oynarken peşinden koşmaktan usanmadığımız, yakalayıp da bırakmadığımız masum sevdalar…”
Tüm bunları söyleyen biri olabilmek ya da bunlardan etkilenebilmek için, 1970’lerde çocuk olmak gerekirdi. Şimdilerde çocukluk ve gençlik bambaşka bir dünyada yaşanıyor. Fark ne peki? Strasbourg'daki öğrencilere kendi çocukluklarını sormuştuk.