Türkçeyi Hissediyorum, ODTÜ Geliştirme Vakfı Özel Lisesi’nin “Türkçeyi Hissediyorum.” projesine ait bir web günlüğüdür. Proje, yurt dışında doğan, yaşam, bilgi ve deneyimleri yaşadıkları ülkenin diliyle biçimlenen “üçüncü kuşak”tan bir grup gence, dil aracılığıyla ulaşmayı; onlara, Türkçenin söz varlığını ve anlatım zenginliğini hissettirmeyi hedeflemektedir.

Gizem Güner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gizem Güner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2010

yaşarken öğreniyorum ki-2

"Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği" (Ataol Behramoğlu)
Sizin şimdiye kadar yaşadıklarınızdan öğrendikleriniz… Üç anahtar kavram ve nedeni…

Benim, yaşadıklarımdan öğrendiklerim…Hissetmek, hata yapmak, alışmak. Hissetmek her şeyi, her duyguyu. Sinirlenmek ağlamak istercesine, sevmek her şeyini verecek kadar, ve birlikte olmanın mutluluğunu tatmak derinlerde bir yerlerde. Hataların farkına varmanın olgunluğu, büyümek yıllar, yaşlar, hatalar geçtikçe. Alışmak, en alışılmaz denene bile. Uyum sağlayıvermek çevreye, yeniliklere, yeni yüzlere ve farkında olmadan bağlanabilmek, birkaç ay öncesine kadar belki de tanımadığınız kişilere. (Gizem)

12 Nisan 2010

sizi diğerlerinden ayıran bir hikâyeniz olsa...-2


Bazen kalem ellerimizdedir. Tamamen bizim karalamalarımız oluverir hayat. Sözcükler mi karalamak istiyoruz o boş kağıda, yoksa anlamsız, rastgele, başıboş çizgiler mi? Bir anlam mı yüklemek istiyoruz o 80, 85, bilemedin 90 yıla, yoksa ‘anı yaşamak’ denen çılgınlığa kapılıp; hayatı peşimizden sürükleyeceğimize, onun da kolumuzdan tutmasına izin vermek mi kimi zaman? Plansız, gündelik, kaygısızca. Evet, herkes ara sıra kontrolü bırakıp otomatik pilota almak ister hayatını, ama bence ona yön vermekten yorulduğunda yapmalı insan bunu yalnızca. Yüklediği anlamlar, değerler, ulaşmak istediği hedefler hep olmalı. Romanlara konu olacak bir hayat yaşamasak da, “Hayatımı yazsam roman olurdu.” demesek de çoğu zaman, yaşamımız kendi romanımızdır aslında. Kıssadan hisse ile bitmese bile, biz romanın hem yazarı, hem de ana karakteriyizdir. Yavaş yavaş oluşturduk giriş bölümünü, gelişme daha yeni başlıyor bizim için…(Gizem)

29 Mart 2010

merhaba, ben....


İlk iletişim e-postalarını istediğimizde, blog'a taşımak gibi bir niyetimiz yoktu. Ama öğrencilerimizin, başka bir ülkeye, hiç tanımadıkları adreslere, Türkçenin tınısıyla seslerini taşımasını da e-postalarda bırakmak istemedik. Bu, olabildiğince gerçekti çünkü; "Tanımadığınız bir insana kendinizi nasıl anlatırdınız?" diye sormuştuk ya... Bu da tam olarak nasıl tanıttıklarının yanıtıdır aslında:)

12 Mart 2010

"tıfl-ı nâzenîn" için...


Bir dede, torunu öldüğünde ne hisseder? Dede bir şairse, şiirin hangi inceliklerine kadar iner ya da kalbinin içtenliğini dile dökerken, o incelikleri ne kadar umursar? Akif Paşa, bir dede... Ne paşa, ne şair, torun ölümünün karşısında... Sadece bir dede...

Tıfl-ı nâzenînim unutmam seni,
Günler aylar değil geçse de yıllar.
Telhkam eyledi fırakın beni,
Çıkar mı hatırdan o tatlı diller.

Kıyılamaz iken öpmeye tenin,
Şimdi ne haldedir nazik bedenin.
Andıkça gülşende gonca dehenin,
Yarısın ahım ile kül olsun güller.

Tegayyürler gelüp cism-i semine,
Döküldü mü siyah ebrucebine,
Yayıldı mı sırma saçlar zemine,
Dağıldı mı kokladığım sümbüller.

Feleğin kinesi yerin buldu mu?
Gül yanağın rengi ruyin soldu mu?
Acaba çürüdü toprak oldu mu?
Öpüp okşadığım o pamuk eller.

Akif Paşa, büyük bir acıyı dile getiriyor şiirinde. Hece ölçüsüyle yazılmış şiirde, doğrudan ölen torununa sesleniyor, “tıfl-ı nazeninim”, yani “nazlı küçüğüm” diyerek.. Torununun onun için ne kadar narin, ne kadar sevimli ve değerli olduğunu, ‘tatlı diller’, ‘öpülmeye kıyılamaz ten’, ‘pamuk eller’ gibi kavramlarla anlatıyor. Ölümü öylesine yakıştıramamış ki onun o nazik bedenine, hâlâ durumu kabullenmekte güçlük çekiyor ve birbiri ardına sorular soruyor, şaşkınlığı ve derin acısıyla.. “Gül bahçesinde gonca ağız, siyah ebruceb, sırma saçlar, kokladığım sümbüller” gibi divan şiiri çizgisinde rastlanılacak betimlemelerle anıyor torununa olan sevgisini, şefkatini. Aynı zamanda “Feleğin kinesi yerin buldu mu?” sorusunda son derece içten bir isyan gizli, torununu bu gencecik yaşında ondan ayıran kadere… (Gizem)

11 Mart 2010

görelim hânım ne soylamış?-1


Bu satırlarda soylanan, sevgi sözcükleriyle karılıp dile getirilen bir acıdır... "Yiğit" kadar, ona eşlik edenin de acıya yenik düşmemesi beklenir. Dede Korkut Hikayeleri'nin güçlü kadınlarının tipik bir örneği olan Banı Çiçek'in, sadece seven bir kadın olarak acıyı sözcüklere döküşüdür:

(Yedi yüz kafir, Bamsı Beyrek’i uykusunda bastırarak tutsak edip kaçırdılar, Beyrek’in yavuklusu Banı Çiçek bunu haber alınca karalar giydi ak kaftanın çıkardı. Güz alması gibi yanağını tarttı, yırttı.)

Vay al duvağımın iyesi!
Vay alnım başım umudu!
Vay şah yiğidim, vay şahbaz yiğidim!
Doyunca yüzüne bakamadığım hanım yiğit!
Kanda gittin beni yalnız koyup canım yiğit!
Göz açuban gördüğüm,
Gönül ile sevdüğüm,
Bir yastıkta baş koyduğum,
Yolunda öldüğüm, kurban olduğum

“Al duvağımın iyesi!”, “Alnım başım umudu!” gibi betimlemelerle erkeğine olan bağlılığını, sahiplenme duygusunu tüm içtenliğiyle ortaya koyuyor, sevdiğinin acısıyla yüreğindekileri haykıran Banı Çiçek… Yiğidini “şah, şahbaz, hanım, canım” gibi sıfatlarla anlatıyor. Sanki yüreğindeki yüceltmeyi bu sıfatlara sığdıramıyor, birbiri ardından gelen yinelemeler yüreğinden taşıyor. “Vay!..” diye haykırışları, yaktığı ağıttaki acıyı daha iyi duyumsatıyor bize, adeta ağlamaklı sesi kulaklarımızda çınlar gibi oluyor. “Doyunca yüzüne bakamadım” derken Banı Çiçek, ölümün getirdiği ‘yaşanamamışlık’, yarım kalmışlık ve yalnızlığı vurguluyor. Sevgilisine olan içten sevgisini tekrar tekrar yineliyor. “Yolunda öldüğüm, kurban olduğum” dizeleri; yiğidi için her şeyi, ölümü bile göze alma, canını hiç düşünmeden feda etme düşüncesiyle dolu. Deli Dumrul’da da görülen bu fedakarlık, Dede Korkut Hikayeleri'nin ve dönemin bir özelliği olarak göze çarpıyor.(Gizem)

27 Şubat 2010

"ama bu haksızlık!" mı gerçekten?-1


İnsanlar hep kendilerinin haksızlığa uğradıklarını düşünür. Aradan zaman geçince “Aslında ben de ona haksızlık ettim.” tümceleri ağızlarından dökülmeye başlar; ama bu özeleştiriyi de çoğu kişiden duyamazsınız. Çünkü insanlar kendi hatalarını kolay kolay kabul etmez, en kolay yolu suçu başkasına yüklemekte bulurlar. Böylelikle, kendilerine düşen paydan bir çırpıda sıyrılmış olurlar.(Gizem)

19 Şubat 2010

çizgilerin söylediği-2


Selçuk Demirel'in çizgilerinden bir diğeri ve sözcüklerdeki karşılığı....

III.
Edebiyat, denizin tam ortasında yapayalnız kalmaya benzer. En çaresiz zamanlarda korkularımızla, kimsesizliğimizle yüzleşmektir. Korkularımız bedenimizden kaleme, kalemden ise kağıda çıkar. Duygularını yazabilen insanlar, denizde kaybolmuş birilerinin deniz feneri olurlar.

18 Şubat 2010

çizgilerin söylediği-1


Selçuk Demirel'in çizgilerinin izinde, sözcüklerin söylediklerine doğru...
I.
Edebiyatı da kullanarak harflerle birçok şeyi anlatabilirsiniz. Harflerin kırıcılığı ya da narinliği size kalmıştır. O harfler size itaat eder, sizin dediğiniz şekilde sıralanır sizin düşüncelerinizi anlatmanızda yardımcı olur. Onlar araç gibidir. Yapılan çoğu şey bir şekilde dünyaya yayılır.(Beril)

17 Şubat 2010

bağlanmak ve bağımsızlık üzerine-2


Bağlanabilmek için bağımsız olmak gerekir mi sahiden?

Bir insan başkasına bağlanmak istiyorsa, önce geçmişinden sıyrılmayı başarabilmeli, yani geçmişinden bağımsız hale gelmelidir. Bağımsız olduğunda da kalbi, duyguları, düşünceleri bir boşluğa kavuşacak ve doldurulmaya yani bağlanmaya hazır hale gelecektir.(Işılsu)

16 Şubat 2010

limanlar ve dostlar-1


"Dostları olmalı insanın,
Aynen gemilerin limanları gibi"

Gemiler her yolculuğun sonunda limanlara varır. İnsanlar da her sıkıntısını ya da her mutluluğunu dostlarıyla paylaşır. Ne olursa olsun dostlarına sığınırlar.(Berkin)

15 Şubat 2010

bisiklet ve yaşam yazıları-5


Aslında yaşam bisiklete binmek gibidir; çünkü...

...bisiklet bizim çabalarımızla dengede durur. Yaşam dengemizi de ona harcayacağımız emek belirler.İyi bir yaşam elde edebilmek için bisiklete bindiğimizde olduğu gibi pek çok kez düşmeyi, yani hata yapmayı göze alabilmeliyiz.(Işılsu)