Türkçeyi Hissediyorum, ODTÜ Geliştirme Vakfı Özel Lisesi’nin “Türkçeyi Hissediyorum.” projesine ait bir web günlüğüdür. Proje, yurt dışında doğan, yaşam, bilgi ve deneyimleri yaşadıkları ülkenin diliyle biçimlenen “üçüncü kuşak”tan bir grup gence, dil aracılığıyla ulaşmayı; onlara, Türkçenin söz varlığını ve anlatım zenginliğini hissettirmeyi hedeflemektedir.

Duyguların Söylediği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Duyguların Söylediği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04 Nisan 2010

"... bir gül inceliğiyle titreyen üzüntülü çehre"


"Duvardaki oymaları uzun uzun seyrediyordu. Bu ufak tefek şeyler hep Nihal'in yanında, işte şurada yeşil kalpaklı lambanın altında geçirilen sevgi dolu saatlerin ürünleriydi.

Adnan Bey elini uzattı, masanın üstünden daha bitirilmeyen Nihal'ın oyma çehresini aldı. Bu henüz bitirilmemişti; henüz ne saçlarının simasını ipekten bir çerçeve içine alan dalgaları, ne de zayıf çehresinin hasta süzgünlüğü belliydi. Ama o, yüzüne baktıkça kendisine ağlamak isteğini veren hasta simayı şu belirsiz çizgelerin arasından tam bir açıklıkla görüyordu.

sokağın sesi, yaşamın sesi...


-Yok efendum, cenabınıza anlattıramadim. Çünkü böyle Türkse pek güzel bilmem...
-Özrü kabahatinden büyük. Kumpanya Türkçe bilen hademe istihdamına mecburdur.
-Yok efendum, anlattıramiyörum.. Türkse bilirim... Fakat hademe estahleme böyle ince kâtip lâkırdi bilmiyorum. Vardır bu tramvay idare içinde mencilis yapan o adamlar hiç Türkse bilmiyorlar ama kimse ses çıkarmamis, ben tanayorum uç tane Anastas, Yorgos, Nikolas, bunlar bilmiyorlardı nasin desinler lakırdi Turkses... Ama sonra müşterilerle kavga yapa yapa öğrenmişler...Benim gibi...(...)

27 Mart 2010

yedi tepeli şehre...


Bir Tepeden

Rüya gibi bir akşamı seyretmeye geldin
Çok benzediğin memleketin her tepesinde.
Baktım: Konuşurken daha bir kerre güzeldin,
İstanbul’u duydum daha bir kerre sesinde.

Irkın seni iklimine benzer yaratırken,
Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış,
Târihini aksettirebilesin diye çehren,
Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış.
                        Yahya Kemal Beyatlı

Sizler, sevgilinizi çok ama çok seversiniz değil mi? Onu hiçbir şeyin yerine koyamaz onu her şeyden üstün görürsünüz değil mi? Sevgiliniz yerine İstanbul’u koyun. Sanırım şimdi şairin bu şiiri yazarken hissettiği duyguları daha kolay anlayabilirsiniz.

"Baktım: Konuşurken daha bir kerre güzeldin,
İstanbul’u duydum daha bir kerre sesinde."

Sevgilinin sesinde İstanbul’daki hayatın sesini hissetmek, duymak, yaşamak....

14 Mart 2010

"gözüm nuru oğulcuğum"


Recaizade Mahmut Ekrem'in dizelerinde, oğlunun ölümünü kabullenmekte zorlanan bir babanın duygusu, acısı, isyanı ve tevekkülü iç içedir...

Hasret beni cayır cayır yakarken
Bedenimde buzdan bir el yürüyor.
Hayaline çılgın çılgın bakarken

Kapanası gözümü kan bürüyor.

Dağda kırda rasgetirsem bir dere
Gözyaşlarım akıtarak çağlarım.
Yollardaki ufak ufak izlere
Senin sanıp bakar bakar ağlarım.

Güneş güler, kuşlar uçar havada,
Uyanırlar nazlı nazlı çiçekler..
Yalnız mısın o karanlık yuvada?
Yok mu seni bir kayırır, bir bekler?

Can isterken hasret odiyle yansın,
Varlık beni alil alil sürüyor.
Bu kaygıya yürek nasıl dayansın?
Bedenciğin topraklarda çürüyor!

Bu ayrılık bana yaman geldi pek,
Ruhum hasta, kırık kolum kanadım.
Ya gel bana, ya oraya beni çek,
Gözüm nuru oğulcuğum, Nijad'ım!-

Ne aruz ölçüsü var ne de sanatlı bir dil. Sadece en saf duygularla yoğrulmuş bu şiir. Titreyen bir el yazmış belli, çok derin bir acı var. Nasıl olmasın, oğulcuğunu kaybetmiş Mahmut Ekrem. Zavallı babayı keder öyle bir sarmalamış ki, “cayır cayır yakıyor” hasret yüreğini. Derken ardından “buz gibi bir el” hissediyor bedeninde. “Gözünün nuru”nun bedenciği çürüdükçe kara toprakta, daha çok “kan bürüyor gözlerini”. Bir an geliyor kalbinizi öyle titretiyor ki şiirin sevgi, özlem ve hüzün dolu dizeleri gözleriniz doluyor hafiften ve sonra anlıyorsunuz bir babanın evladına ne denli mecbur olduğunu. (Neslihan)

Not: Yukarıdaki fotoğraf, Recaizade Mahmut Ekrem'in, üzerine Nijad Ekrem'in doğumunu yazdığı Zemzeme'nin kapağıdır.(İsmail Parlatır,Recaizade Mahmut Ekrem)

12 Mart 2010

ziya ile kemal


Namık Kemal ve Ziya Paşa... Onlar...
Onların dostluğunu en güzel, yine onlardan biri, Namık Kemal anlatmış... Ölen dostunun ardından duygusunu ve siyasî duruşunu harmanlayarak hem de...

Hem muârız, hem muvâfıktı Ziyâ ile Kemâl
Şule-i berkiyyede mevcûd iki kuvvet gibi

İttihâd olmazsa hâsıl nokta-yı maksûdda
Çehreler ma’kûs idi şu gördüğüm sûret gibi

İttihâd ettikçe ammâ bâşına zâlimlerin
Yıldırımlar yağdırırdık berk-i hürriyet gibi

Bir ziyâdır hâke düştü arşa etti in’itâf
Mazharı bu hâk olan bin nûr-ı ulviyyet gibi

Nûr-ı Hakk’a iltihak etti Kemal-i zârını
Tek bıraktı bu cihanda sevdiği millet gibi

Bir vatan şairi, çok değerli bir arkadaşının ölümü üzerine nasıl bir eser yazardı? Şüphesiz, duyduğu acıya vatanını da katarak.

Çok yakın bir arkadaşınıza veya bir dostunuza soyadıyla mı ya da varsa tüm adlarıyla mı hitap edersiniz? Elbette hayır. Namık Kemal ve Ziya Paşa'nın da birbirlerine duydukları samimiyeti, şairin arkadaşına ilk adıyla seslenişinde hissediyoruz: Ziya ile Kemal...

Onların arasındaki dostluğun niteliğini en iyi verecek iki sözcük de yan yana kullanılmış: "Hem muarız hem muvafık"... Namık Kemal, Ziya Paşa ile dostluğunu tanımlarken, berk, yani şimşek gibi insanda güçlü duygular yaratan bir sözcüğü seçiyor; onlar şimşeğin yayılan ışıklarıdır. Birbirlerine bir şekilde kırıldıklarında yüzleri asılsa da, onlar, asıl, dostluklarıyla güçlüdür. Aynı hedefte buluştuklarında "berk-i hürriyet" kadar etkili olmayı başarmışlardır. Namık Kemal'in düşüncesini, burada da "berk" sözcüğü karşılar.  

Bu noktada insan, ikisinin dost olmaktan öte, millet yolunda ittifak olduklarını düşünüyor. Sevilen kişinin kaybından doğan boşluk ancak, değer verilen şeylerle ifade edilebilir. Namık Kemal'in bu boşluk için seçtiği kavram önemlidir. Ziya Paşa, yalnız Namık Kemal'i değil, "sevdiği millet"i de yalnız bırakmıştır.(Cansu)

"tıfl-ı nâzenîn" için...


Bir dede, torunu öldüğünde ne hisseder? Dede bir şairse, şiirin hangi inceliklerine kadar iner ya da kalbinin içtenliğini dile dökerken, o incelikleri ne kadar umursar? Akif Paşa, bir dede... Ne paşa, ne şair, torun ölümünün karşısında... Sadece bir dede...

Tıfl-ı nâzenînim unutmam seni,
Günler aylar değil geçse de yıllar.
Telhkam eyledi fırakın beni,
Çıkar mı hatırdan o tatlı diller.

Kıyılamaz iken öpmeye tenin,
Şimdi ne haldedir nazik bedenin.
Andıkça gülşende gonca dehenin,
Yarısın ahım ile kül olsun güller.

Tegayyürler gelüp cism-i semine,
Döküldü mü siyah ebrucebine,
Yayıldı mı sırma saçlar zemine,
Dağıldı mı kokladığım sümbüller.

Feleğin kinesi yerin buldu mu?
Gül yanağın rengi ruyin soldu mu?
Acaba çürüdü toprak oldu mu?
Öpüp okşadığım o pamuk eller.

Akif Paşa, büyük bir acıyı dile getiriyor şiirinde. Hece ölçüsüyle yazılmış şiirde, doğrudan ölen torununa sesleniyor, “tıfl-ı nazeninim”, yani “nazlı küçüğüm” diyerek.. Torununun onun için ne kadar narin, ne kadar sevimli ve değerli olduğunu, ‘tatlı diller’, ‘öpülmeye kıyılamaz ten’, ‘pamuk eller’ gibi kavramlarla anlatıyor. Ölümü öylesine yakıştıramamış ki onun o nazik bedenine, hâlâ durumu kabullenmekte güçlük çekiyor ve birbiri ardına sorular soruyor, şaşkınlığı ve derin acısıyla.. “Gül bahçesinde gonca ağız, siyah ebruceb, sırma saçlar, kokladığım sümbüller” gibi divan şiiri çizgisinde rastlanılacak betimlemelerle anıyor torununa olan sevgisini, şefkatini. Aynı zamanda “Feleğin kinesi yerin buldu mu?” sorusunda son derece içten bir isyan gizli, torununu bu gencecik yaşında ondan ayıran kadere… (Gizem)

11 Mart 2010

görelim hânım ne soylamış?-1


Bu satırlarda soylanan, sevgi sözcükleriyle karılıp dile getirilen bir acıdır... "Yiğit" kadar, ona eşlik edenin de acıya yenik düşmemesi beklenir. Dede Korkut Hikayeleri'nin güçlü kadınlarının tipik bir örneği olan Banı Çiçek'in, sadece seven bir kadın olarak acıyı sözcüklere döküşüdür:

(Yedi yüz kafir, Bamsı Beyrek’i uykusunda bastırarak tutsak edip kaçırdılar, Beyrek’in yavuklusu Banı Çiçek bunu haber alınca karalar giydi ak kaftanın çıkardı. Güz alması gibi yanağını tarttı, yırttı.)

Vay al duvağımın iyesi!
Vay alnım başım umudu!
Vay şah yiğidim, vay şahbaz yiğidim!
Doyunca yüzüne bakamadığım hanım yiğit!
Kanda gittin beni yalnız koyup canım yiğit!
Göz açuban gördüğüm,
Gönül ile sevdüğüm,
Bir yastıkta baş koyduğum,
Yolunda öldüğüm, kurban olduğum

“Al duvağımın iyesi!”, “Alnım başım umudu!” gibi betimlemelerle erkeğine olan bağlılığını, sahiplenme duygusunu tüm içtenliğiyle ortaya koyuyor, sevdiğinin acısıyla yüreğindekileri haykıran Banı Çiçek… Yiğidini “şah, şahbaz, hanım, canım” gibi sıfatlarla anlatıyor. Sanki yüreğindeki yüceltmeyi bu sıfatlara sığdıramıyor, birbiri ardından gelen yinelemeler yüreğinden taşıyor. “Vay!..” diye haykırışları, yaktığı ağıttaki acıyı daha iyi duyumsatıyor bize, adeta ağlamaklı sesi kulaklarımızda çınlar gibi oluyor. “Doyunca yüzüne bakamadım” derken Banı Çiçek, ölümün getirdiği ‘yaşanamamışlık’, yarım kalmışlık ve yalnızlığı vurguluyor. Sevgilisine olan içten sevgisini tekrar tekrar yineliyor. “Yolunda öldüğüm, kurban olduğum” dizeleri; yiğidi için her şeyi, ölümü bile göze alma, canını hiç düşünmeden feda etme düşüncesiyle dolu. Deli Dumrul’da da görülen bu fedakarlık, Dede Korkut Hikayeleri'nin ve dönemin bir özelliği olarak göze çarpıyor.(Gizem)